Starmer’dan İran’a Sert Uyarı: “Antisemitizm Kışkırtmasına Tolerans Yok”
Keir Starmer liderliğindeki İngiltere hükümeti, son aylarda artan antisemitizm olaylarının ardından kapsamlı bir güvenlik ve yasa sürecini devreye almaya hazırlanıyor. Londra’daki 10 Downing Street’te düzenlenen zirvede konuşan Starmer, İran başta olmak üzere dış aktörlerin İngiltere’de nefreti körüklemeye yönelik girişimlerinin “kesinlikle tolere edilmeyeceğini” vurguladı. Başbakan, yaşanan gelişmeleri yalnızca kamu güvenliği sorunu olarak değil, doğrudan toplumsal uyumu tehdit eden bir kriz olarak tanımladı.
Bu sert açıklamaların arka planında, başkentteki Golders Green bölgesinde iki Yahudi erkeğin bıçaklanması ve olayın terör soruşturmasına dönüşmesi yer alıyor. Saldırıda Shloime Rand ve Moshe Shine hedef alınırken, zanlı Essa Suleiman hakkında birden fazla cinayete teşebbüs suçlaması yöneltildi. Yetkililer, aynı gün içerisinde bağlantılı başka bir saldırının da gerçekleştiğini değerlendirirken, olayların arkasında olası yabancı devlet etkisinin bulunup bulunmadığını da araştırıyor.
Hükümetin gündeminde yalnızca saldırıların faillerini yakalamak değil, daha geniş çaplı bir güvenlik mimarisi oluşturmak bulunuyor. Bu çerçevede özellikle Islamic Revolutionary Guard Corps (IRGC) yeniden tartışma konusu haline geldi. İngiltere’de uzun süredir yasaklanması istenen bu yapıya yönelik adımların hızlandırılması ve devlet destekli tehditlere karşı yeni terörle mücadele yetkileri getirilmesi planlanıyor. Bu yaklaşım, klasik terörle mücadele politikalarının ötesine geçilerek devlet bağlantılı yapıların da doğrudan hedef alınması anlamına geliyor.
Zirvede açıklanan finansal destekler ise hükümetin güvenlik yaklaşımını sahaya yansıtmayı amaçlıyor. Yahudi topluluklarının korunması için ayrılan yeni kaynaklar, özellikle sinagoglar, okullar ve toplum merkezlerinde güvenliğin artırılmasını hedefliyor. Kuzey Londra’daki Barnet gibi yoğun Yahudi nüfusuna sahip bölgelerde özel desteklerin devreye alınması, son dönemde yaşanan olayların coğrafi yoğunluğunu da ortaya koyuyor. Bununla birlikte polis devriyelerinin artırılması ve yerel toplum projelerinin güçlendirilmesi planlanıyor.
Starmer hükümeti, antisemitizmle mücadeleyi yalnızca güvenlik boyutuyla sınırlamayıp kurumsal sorumluluk alanına da yayıyor. Üniversitelerden kampüslerdeki antisemitizm vakalarını daha şeffaf şekilde raporlamaları ve somut önlemler almaları beklenirken, kamu fonu kullanan kültür kurumlarının da nefret söylemine alan açmaları halinde desteklerinin kesilebileceği belirtiliyor. Bu adımlar, devletin sosyal ve kültürel alanı da doğrudan düzenleyici bir pozisyona geçtiğini gösteriyor.
Öte yandan, Filistin yanlısı protestolar da siyasi tartışmanın merkezinde yer alıyor. Starmer, bazı gösterilerin Yahudi toplumu üzerinde birikimli bir baskı oluşturduğunu ifade ederek, belirli koşullarda bu protestoların sınırlandırılabileceğini dile getirdi. Ancak bu yaklaşım, ifade özgürlüğü ve protesto hakkı açısından eleştirileri de beraberinde getirdi. Sivil toplum kuruluşları, barışçıl gösterilerin antisemitizmle ilişkilendirilmesine karşı çıkarken, daha güçlü bir denge kurulması gerektiğini savunuyor.
Siyasi cephede ise tartışmalar giderek sertleşiyor. Muhalefetten Kemi Badenoch antisemitizmin “ulusal acil durum” seviyesine ulaştığını belirterek hükümete daha radikal adımlar atma çağrısında bulundu. Buna karşılık Munira Wilson gibi isimler, protesto hakkının korunması gerektiğini vurgularken nefret söylemine karşı sıfır tolerans çizgisinin net şekilde uygulanmasını savundu.
Zirveye katılan Yahudi toplumu temsilcileri ise hükümetin attığı adımları önemli bulmakla birlikte gecikmiş olduğunu ifade etti. Toplum liderleri, antisemitizmin uzun süredir birikerek bugün “kriz” seviyesine ulaştığını ve artık yalnızca güvenlik önlemleriyle değil, daha geniş kapsamlı politikalarla ele alınması gerektiğini belirtiyor.
Genel tabloya bakıldığında, İngiltere’de antisemitizm meselesi artık yalnızca iç güvenlik başlığı olmaktan çıkmış durumda. Dış politika, toplumsal uyum, ifade özgürlüğü ve siyasi kutuplaşma gibi çok katmanlı unsurların kesiştiği bir alan haline gelen bu kriz, önümüzdeki dönemde hem hükümetin politikalarını hem de ülkenin demokratik dengelerini belirleyecek temel başlıklardan biri olarak öne çıkıyor.