İngiltere hükümeti, reddedilen sığınmacılar için yeni anlaşmaya imza attı
İngiltere ve Avrupa Konseyi’ne üye 45 ülke, sığınma başvurusu reddedilen kişilerin üçüncü ülkelerde kurulacak merkezlere gönderilmesini öngören tartışmalı bir siyasi bildiriye imza attı. Moldova’nın başkenti Kişinev’de kabul edilen belge, Avrupa’da göç ve iltica politikalarında daha sert ve caydırıcı bir döneme geçilebileceğinin işareti olarak değerlendiriliyor.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni denetleyen Avrupa Konseyi’nin tüm üyeleri tarafından imzalanan bildiride, devletlerin sınırlarını kontrol etme konusunda “inkâr edilemez egemenlik hakkına” sahip olduğu vurgulandı. Belgede, düzensiz göçle mücadele ve bu göçü caydırma amacıyla uluslararası koruma başvurularının üçüncü ülkelerde işlenmesi, üçüncü ülke “geri dönüş merkezleri” kurulması ve transit ülkelerle daha sıkı iş birliği yapılması gibi yöntemlere açık kapı bırakıldı.
İngiltere, İtalya-Arnavutluk modeline benzer sistem arıyor
Guardian’ın aktardığına göre İngiltere hükümeti, İtalya’nın Arnavutluk ile yaptığı anlaşmaya benzer bir model üzerinde çalışıyor. İtalya, Arnavutluk’ta sığınmacıların başvurularının işleme alınacağı merkezler kurmuştu. Giorgia Meloni hükümeti daha sonra bu merkezleri, başvurusu reddedilen ve sınır dışı edilmesi planlanan kişilerin tutulduğu alanlar olarak da kullanmaya başladı.
İngiltere’nin de adı açıklanmayan üçüncü ülkelerle benzer bir anlaşma arayışında olduğu belirtiliyor. Hükümet, özellikle Manş Denizi üzerinden küçük teknelerle gelen düzensiz göçü azaltmak için “geri dönüş merkezleri” modelini caydırıcı bir araç olarak görüyor.
AİHS maddeleri tartışmanın merkezinde
Anlaşmanın en tartışmalı yönlerinden biri, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin bazı maddelerinin sınır dışı süreçlerinde nasıl yorumlanacağına ilişkin yaklaşım oldu. İngiliz hükümeti ve bazı Avrupa ülkeleri, özellikle AİHS’nin 3. ve 8. maddelerinin sınır dışı kararlarını zorlaştırdığını savunuyor.
Sözleşmenin 3. maddesi işkence, insanlık dışı veya aşağılayıcı muameleyi yasaklıyor. 8. madde ise özel hayat ve aile hayatına saygı hakkını koruyor. Bakanlar, İngiltere’de kalma hakkı bulunmayan bazı kişilerin bu maddelere dayanarak sınır dışı edilmelerinin engellendiğini ileri sürüyor.
Yeni bildiride, bir kişinin üçüncü bir ülkeye gönderilmesinin 3. madde kapsamındaki yükümlülükleri ihlal edip etmeyeceği değerlendirilirken “dikkatli olunması” gerektiği ifade ediliyor. Ancak hukukçular ve insan hakları örgütleri, bu tür siyasi bildirilerin temel insan hakları korumalarını zayıflatabileceği uyarısında bulunuyor.
Cooper: Uluslararası hukuku yıkmak değil, reform yapmak istiyoruz
Anlaşmayı Kişinev’de sonuçlandıran İngiltere Dışişleri Bakanı Yvette Cooper, İşçi Partisi hükümetinin yaklaşımını savundu. Cooper, Muhafazakârlar ve Reform UK’nin uluslararası hukuku tamamen “yırtıp atmak” istediğini, bunun ise kaçakçı çetelerle mücadele ve uluslararası güvenlik iş birliği açısından zarar verici olacağını söyledi.
Cooper’a göre İşçi Partisi’nin hedefi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni terk etmek değil, Avrupa’daki ortaklarla birlikte reforme etmek. Cooper, İngiltere’nin dış ilişkilerde kurduğu iş birliklerinin ülke içinde daha güçlü bir güvenlik ve sınır yönetimi sağlayacağını savundu.
Yeşiller Partisi’ni de eleştiren Cooper, onların yaklaşımının sınır kontrollerini zayıflatacağını ve ulusal güvenliğe zarar vereceğini öne sürdü. Böylece İngiliz hükümeti, bir yandan sağ partilerin AİHS’den tamamen çıkma çağrılarına mesafe koyarken, diğer yandan göç politikalarında daha sert bir çizgiye yönelmiş oldu.
Starmer hükümeti göç baskısı altında
Keir Starmer liderliğindeki İşçi Partisi hükümeti, düzensiz göç konusunda artan siyasi baskıyla karşı karşıya. Muhafazakâr Parti ve Reform UK, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nden ayrılma seçeneğini savunurken, hükümet AİHS içinde kalarak sınır dışı süreçlerini hızlandıracak reformlar yapılabileceğini göstermeye çalışıyor.
İçişleri Bakanlığı daha önce birkaç ülkeyle “aktif görüşmeler” yürütüldüğünü açıklamıştı. Ancak şu ana kadar herhangi bir ülkeyle resmi anlaşma ilan edilmedi.
Önceki Muhafazakâr hükümet döneminde hazırlanan Ruanda planı ise İngiltere için büyük bir siyasi ve mali başarısızlık olarak görülmüştü. 2024 yılına kadar 715 milyon sterline mal olan plan kapsamında Ruanda’ya tek bir sığınmacı dahi gönderilemedi. İngiltere Yüksek Mahkemesi, Ruanda’nın güvenli ülke olmadığına hükmederek planın hukuka aykırı olduğuna karar vermişti.
Avrupa’da geri dönüş merkezleri tartışması büyüyor
Benzer modeller yalnızca İngiltere’de değil, Avrupa Birliği içinde de tartışılıyor. AB, geri dönüş merkezleri ihtimaline kapı aralayan düzenlemeleri desteklerken; Avusturya, Danimarka, Almanya, Yunanistan ve Hollanda gibi ülkelerin bu konuda görüşmelere dahil olduğu bildiriliyor.
Basına yansıyan değerlendirmelerde Ermenistan, Mısır, Etiyopya, Gana, Libya, Moritanya, Ruanda, Senegal, Tunus, Uganda ve Özbekistan gibi ülkelerin isimleri geçiyor. Ancak bu ülkelerle yapılacak herhangi bir anlaşmanın hukuki güvenlik, insan hakları standartları, denetim mekanizmaları ve geri gönderme yasağı açısından ciddi tartışmalara yol açması bekleniyor.
Bazı ülkeler ise adlarının bu tartışmalarda geçmesine tepki gösteriyor. Örneğin Karadağ, reddedilen sığınmacıları barındırmayı değerlendirdiğine ilişkin iddiaları reddetti.
Uzmanlar: Bildirinin mahkemeler üzerindeki etkisi belirsiz
Oxford Üniversitesi Göç Gözlemevi Direktörü Madeleine Sumption, siyasi bildirinin pratikte ne kadar değişiklik yaratacağının net olmadığını belirtti. Sumption’a göre yargıçların kararları yalnızca siyasi açıklamalara değil, mevcut ulusal ve uluslararası içtihatlara dayanıyor. Bu nedenle deklarasyonun göç davalarında doğrudan ve büyük bir dönüşüm yaratıp yaratmayacağı henüz belirsiz.
Bristol Üniversitesi’nden hukuk akademisyeni Prof. Eirik Bjorge KC ise daha sert bir uyarıda bulundu. Bjorge, AİHS’nin 3. maddesinin sözleşmenin temel amacıyla doğrudan bağlantılı olduğunu ve siyasi deklarasyonlarla değiştirilemeyeceğini söyledi. İnsanlık dışı ve aşağılayıcı muamele kavramının göreceli hale getirilmesini eleştirdi.
İnsan hakları örgütlerinden sert tepki
İnsan hakları kuruluşları da bildiriden endişe duyuyor. Liberty Direktörü Akiko Hart, Kişinev siyasi deklarasyonunun Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi açısından çok önemli bir dönüm noktası olduğunu belirtti. Hart, AİHS’nin İngiliz mahkemelerinde kullanılma biçiminin değiştirilmesinin, insan hakları korumalarının kademeli biçimde zayıflatılmasına yol açabileceğini söyledi.
Hak savunucularına göre üçüncü ülke merkezleri, sığınmacıların Avrupa hukuk sisteminden uzaklaştırılması ve hak arama yollarının zorlaştırılması riskini taşıyor. Bu modelin özellikle savunmasız gruplar, savaş bölgelerinden kaçan kişiler ve aile bağları bulunan sığınmacılar açısından ağır sonuçlar doğurabileceği belirtiliyor.
Göç politikasında yeni dönem sinyali
Kişinev’de imzalanan bildiri, Avrupa’da göç politikalarının giderek güvenlik ve caydırıcılık merkezli bir çizgiye kaydığını gösteriyor. İngiltere açısından bu adım, Ruanda planının başarısızlığından sonra üçüncü ülke merkezleri fikrinin tamamen terk edilmediğini, aksine daha geniş Avrupa iş birliğiyle yeniden gündeme alındığını ortaya koyuyor.
Ancak planların uygulanabilirliği hâlâ belirsiz. Üçüncü ülkelerin güvenli kabul edilip edilmeyeceği, sığınmacıların hangi hukuki güvencelere sahip olacağı, mahkemelerin bu süreçlere ne ölçüde müdahale edebileceği ve insan hakları standartlarının nasıl korunacağı önümüzdeki dönemin en önemli tartışma başlıkları olacak.
Görünen o ki, Avrupa’da sığınma politikası yalnızca sınır güvenliği meselesi değil; aynı zamanda insan hakları, uluslararası hukuk, siyasi baskı ve kamuoyu tepkilerinin kesiştiği en kritik alanlardan biri olmaya devam edecek.